Hayatın Anlamı

Hafızam yanıltmıyorsa Yasemin ismindeki o küçük kız bana öyle sıcak sarılmıştı ki ufak tefek elleriyle beni bırakmamacasına ne kadar sarıldığını bilemiyorum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu.
Yoldan geçen insanlara hayatın anlamı nedir diye sorsak hayatın anlamı mutlu olmaktır deme ihtimalleri çok yüksektir.
Mutluluğun ne olduğunu düşünürsek;

Mutluluk denilen kavram; beklentilerini elde ettiklerinle karşılayabildiğin ölçüde sana sevinç ve sürur veren bir değer olarak çıkar karşımıza çoğu zaman.

Belki dikkat etmediğimiz şükürsüzlüklerimiz, mutlu olma enerjimizi bizden alıp götürmektedir.

Ne elde edeceğimizden çok, ne elde ettiğimizin farkına varmamız mutluluk formüllerin en başında yer almaktadır.

Hayat bazen karşımıza mutlu olmamız ve şükretmemiz gerektiğini hatırlatırcasına farklı yüzleriyle şükürsüzlüğümüzü karşımıza çıkarır. Muhakkak sizlerin de hayatlarından birçok buna benzer örnekler geçmiştir. Ve belki bunların çoğu bulunduğumuz debdebeli yaşam içerisinde hafızalarımızdan silinmiştir. Hem o anıları tekrar canlandırmamız hem de o zaman algılayamadığımız olayları farklı boyuttan bir kere daha yorumlamamız için; ben size kendi başımdan geçen bir anımı aktarmak istiyorum.

“Bir Anı”

2000 yıllarında bir yerel radyo kanalında bulunmaktaydım. Radyo camiasındaki arkadaşlarla sosyal sorumluluk alanlarımızı genişletmek adına bazı kurumlara ziyaretlerde bulunuyorduk. Radyo da bulunan Suna ablamız vasıtasıyla İzmir de bulunan bir çocuk hastanesinde farklı bir bölüm olduğunu, bu bölümde kalan çocukların hem kan kanseri (lösemi) olduğunu hem de öksüz ve yetim olduklarını dolayısıyla devlet himayesinde bulunduklarını öğrendik.

İlk başta ziyaretimiz engellenmek istenilse de bir şekilde randevu aldık.

Ziyarete gideceğimiz o cumartesi günü elimiz boş gitmeyelim, yanımızda bir şeyler götürelim düşüncesi ile bir süpermarkete girdim. Kendi yaşamımda çok sıkıntı geçirmeden bir çocukluk evresi geçirdiğim için her zaman ulaşabildiğim hatta çoğu zaman beğenmediğim, benim için çok da önemli olmayan Peki çikolatalı keklerden alıp, ziyarette bulanacağımız yere götürmek istedim.
Biraz da ucuz diye olduğu için sanırım marketin tüm rafındaki kekleri sırt çantama doldurdum ve hastanenin yolunu tuttum.

Çocuk hastanesinde buluştuktan sonra gideceğimiz bölüme çıkarken merdivenin soğukluğu ve karanlığı yüzümüze vurmaya başlamıştı. Hastanenin o bölümüne girdiğimizde o zaman yirmili yaşlarında olan ben, ağızlarında koruyucu beyaz maskeleri, dökülmüş saçlarıyla yaklaşık yirmi kadar genç kardeşimizle karşılaşınca bozulan yüz ifadelerimizi farkında olmadan birbirimizden saklama gereksinimi duyduk.

Herkes birkaç genç kardeşimizin yanına gidip sohbet etmeye başlamıştı. Önce sırt çantamdan çıkarttığım peki keklerini oradaki kardeşlerime dağıtmaya başladım.
Sonrasında başında genç bir bayan arkadaşın olduğu bir küçük kızın yanına gittim ve keki kendisine uzattım. Maskelerinin üzerinden parlayan o mavi gözlerin içindeki heyecanı hissetmemek mümkün değildi. Bana sarılmak istediğini fark ettim ve bende hafif çekinerek eğildim ve sarıldım.
O daha fazla sarıldı.

Hafızam yanıltmıyorsa Yasemin ismindeki o küçük kız bana öyle sıcak sarılmıştı ki ufak tefek elleriyle beni bırakmamacasına ne kadar sarıldığını bilemiyorum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. Küçük bir kız çocuk neyin heyecanı ve yokluğunu anlatıyordu bana bilemiyordum.

Böyle bir hisle belki daha önce hiç karşılaşmamıştım. Hiç tanımadığı birine sanki anne veya baba şefkatini bulacağını ümit ederek sarılıyordu. Ellerini yavaşça omzumdan indirdim, onları eğlendirecek konuşmalarla havayı değiştirmek istiyordum. Bu benim o zamana kadar hayatımdaki tüm kırılmaz sertliklerimi bir anda tuz buz etmişti. Bir an toparlandım, yanında duran bayanla konuşmaya başladım.

Oradaki bayan bana o bölümde kalmanın zorluklarından bahsetti. Buradaki çocukların kimsesiz olduklarını ve lösemi hastası olan o kardeşlerimizin bulundukları ortamı kısaca şöyle anlattı.
“Onur Bey; bakın buradaki çocukların kimsesi yok ve buraya çok fazla ziyaret yapılması istenmiyor. Çünkü buraya gelenler ayrıldıktan soran buradaki çocuklar yalnızlık hissine bürünüyor, enerjisi düşüyor, moralleri bozulabiliyor. Ama siz iyi ki geldiniz, getirdiğiniz şu kekler için çok teşekkür ederim. Ben ancak buraya yol parasını bularak haftanın belli günleri gönüllü ablalık yapmaya gelebiliyorum. Çocukların canlarının çektiği bu şeyleri alamıyoruz. Burada da sadece devletin vermiş olduğu karavanalar çıkıyor yani ekstra bir çikolata veya sakız şeker verilmiyor” dedi ve camdan aşağı bakmamı istedi.

Şimdilerde yıkılarak yerine yeni bina inşaatı olan o binanın penceresinde tek bir manzara vardı. Pencereden sadece hastanenin ön bahçesi görünüyordu.
Camdan aşağı bakınca çocuk hastanesinin önünde bir çocuğun canının isteyebileceği her şeyin mesire alanında olduğu gibi satıldığını fark ettim. Aileler hastaneye getirdikleri çocuklarını mutlu etmek için balonlar, oyuncaklar, yiyecek içecek alarak çocuklarının elinden tutarak içeri giriyorlardı. Ve ön bahçeyi gören bu pencere anne babaların çocukların ellerinden tutup şefkatlerini en yoğun gösterdikleri alandı. İkinci bir şok beni sersemletmişti.

Bu çocuklar her gün ama her gün çocuklarını ellerinden tutmuş, çocuklarına şefkat gösteren aileleri izliyordu. Ve gözleri önünde rengârenk oyuncaklar, çikolatalar ve daha renkli olan her şeyi yalnızlık ve imkânsızlık içinde izleyerek yetiniyorlardı.

Ve ekledi oradaki bayan;
“Buradaki kalan çocukların anne bana aşağıdan çikolata al diyebileceği bir anneleri yok. Sadece pencereden izleyebiliyorlar. Buradaki çocuklar için bu aldığınız kekler onun için çok değerli” diye ilave etti.

Nasıl olurdu. Benim için çok basit bir kek bu çocuklar için ne kadar değerliydi.

Anne bana çikolata al diyememenin yerine dünyayı tek tapu yapıp versek bedelini ödeyebilir miydik?

O zamana kadar geçirdiğim ferahlıklardan utanasım gelmişti.

Onların masum gülümsemelerinin altında belki kendilerinin adını koyamadıkları ne duygular yatıyordu. Daha dokuz yaşında olan bir kız çocuğunun dünyasından yaşam denilen şey ne manaya geliyordu.

Ne kadar sürerdi, kaç para ederdi.

Ben o kekin paketini açan Yasemin kadar nasıl mutlu olamıyordum.

Şükürsüzlüğümüz bizi nasıl bir mutsuzluğa doğru itmişti.

Aradan ondört yıl kadar geçti. Bakmasını bildikten sonra hayatta gördüklerimiz bize nasihat olarak yeter.

Şimdilerde bir an karamsarlığa düşsem o boncuk mavisi gözleriyle Yaseminin bakışlarını hatırlıyorum.

Yasemine sonrasında iki kez trombosit verdik. Durumu çok iyi değildi. Birkaç tedavi denemesinden sonra Yasemini kaybettiğimizi öğrendim. İlk haberi geldiğinde dünyam başıma yıkılmıştı. Çok heyecanlıydı, boncuk boncuk gözleri parlıyordu. Muhakkak Yaratıcı onu daha rahat etsin diye bu dünyanın keşmekeşliğinden yanına almıştı.

Yorum Yap


Onur Yeşilçavdar @ 2017 Tüm Hakkı Saklıdır.

Web Tasaarım VOKA Creative